
wong kar-wai'nin filmleri neden bu kadar iyi
by ugur
😎 olabilirdi olmadı değil mevzu. duyguyla izleyici arasındaki estetik mesafe
💻 Bence burada çok önemli bir ayrım yapıyorsun.
Wong Kar-wai'nin meselesi sadece melankoli ya da kaçırılmış fırsatlar değil. Hatta birçok yönetmenin yaptığı gibi izleyiciyi karakterle özdeşleştirmeye de çalışmaz. Tam tersine, duygunun etrafında estetik bir filtre kurar.
Karakterin acısını doğrudan yaşamayız. Acının biçimini izleriz.
Mesela In the Mood for Love'da iki insanın yalnızlığı bize psikolojik realizmle verilmez. Bunun yerine:
- koridorların ritmi,
- tekrar eden müzik,
- ağır çekim yürüyüşler,
- kadrajın sıkıştırıcılığı,
- kostümlerin dokusu
duygunun kendisinin yerine geçer.
Bu yüzden Wong Kar-wai'nin sineması bazen Brechtçi yabancılaştırmaya yaklaşır ama soğuk değildir. Seyirci duyguya gömülmez; onun etrafında dolaşır.
Sanırım Wong Kar-wai'nin özgünlüğü şurada: Antonioni ve Hou'dan aldığı o estetik mesafeyi, pop kültüründen gelen aşırı duyusal bir yüzeyle birleştiriyor. Neonlar, şarkılar, sigara dumanı, dar mekânlar, tekrarlar...
Bu yüzden onun filmleri hem çok duygusal hem de aynı anda şaşırtıcı derecede mesafelidir. Seyirci "karakter gibi hissetmez"; daha çok, duygunun stilize edilmiş yankısını hisseder.
Bu açıdan bana sorarsan Wong Kar-wai'ye en yakın yönetmen, tematik olarak değil, duygu ve biçim arasına koyduğu estetik mesafe bakımından Antonioni ile Hou Hsiao-hsien'in arasında bir yerde duruyor. Onun farkı, bu yaklaşımı modern kent romantizmiyle yapması.
😎 wong kar-wai'nin kurduğu estetik mesafenin aslında karakterlerin kendi duygusal dünyalarıyla arasındaki mesafeyi yansıttığı söylenebilir mi
💻 Evet, hatta bence Wong Kar-wai'yi yalnızca "izleyiciye mesafe koyan" bir estetikçi olarak okumaktan daha verimli bir yorum bu.
Şöyle düşünebiliriz: Wong'da izleyicinin karaktere erişimi sınırlıdır çünkü karakterin kendisinin de kendi duygusuna erişimi sınırlıdır.
Örneğin In the Mood for Love'da mesele yalnızca iki insanın birbirlerine ulaşamaması değil. Bay Chow ve Bayan Chan'ın kendi arzularıyla kurdukları ilişki de dolaylıdır. Hissettiklerini analiz etmek yerine onları ritüellere dönüştürürler: sokakta karşılaşmak, erişte almak, tekrar tekrar aynı koridordan geçmek. Duygu doğrudan yaşanmak yerine koreografiye dönüşür.
Bu yüzden filmin biçimi ile psikolojisi arasında güçlü bir uyum vardır:
- Karakter duygusunu doğrudan ifade edemez.
- Kamera da onu doğrudan göstermez.
- Karakter kendi iç dünyasına dolaylı ulaşır.
- Seyirci de ona dolaylı ulaşır.
Bu noktada estetik mesafe aslında etik bir mesafeye de dönüşür. Film, karakterin iç dünyasını "fethetmez". Onun opaklığını korur.
Bu nedenle Wong Kar-wai'de sık sık aynalar, camlar, kapı aralıkları, kadraj içindeki engeller görürüz. Bunlar yalnızca görsel tercihler değildir. Karakterlerin kendi duygularını hep bir tür aracı yüzey üzerinden deneyimlediklerini de ima ederler.
Bir adım daha ileri gidersek, Wong'un karakterleri çoğu zaman duyguyu yaşayan özne olmaktan çok, onu sonradan gözlemleyen kişilere benzerler.
Sanki kendilerine şöyle bakarlar:
"Şu an ne hissediyorum?" değil,
"Galiba bir zamanlar burada bir şey hissetmiştim."
Bu yüzden filmlerinde anı, tekrar ve nostalji çok önemlidir. Duygu çoğu zaman eşzamanlı yaşanmaz; dönüp bakıldığında fark edilir. Karakter ile kendi hissi arasında zaten bir gecikme vardır.
Belki şöyle formüle edilebilir:
Wong Kar-wai'nin kurduğu estetik mesafe, izleyiciyi karakterden uzaklaştırmak için değil, karakterin kendi duygusal deneyimindeki içsel mesafeyi biçimsel olarak yeniden üretmek için vardır.
Bu yüzden onun filmleri paradoksal biçimde hem çok samimi hem de çok mesafelidir. Mesafe, duygunun eksikliği değil; duygunun içinde zaten mevcut olan bir yarı-bilinçlilik, bir kendine yabancılık halidir.
Burada aklıma hemen bir karşılaştırma geliyor: Bergman'da kamera çoğu zaman karakterin ruhuna nüfuz etmeye çalışır. Wong Kar-wai'de ise kamera, karakterin bile tam giremediği bir duygusal alanın eşiğinde bekler. Bu yüzden Wong'un sineması "itiraf" değil, daha çok "iz sürme" hissi verir.
😎 aslında bu yüzden wong kar-wai'nin filmleri estetik açıdan güçlü ama biraz dry değil mi?
💻 Evet, ama "dry" derken ne kastettiğimize bağlı.
Wong Kar-wai'nin sinemasının paradoksu şu: Birçok insan onu son derece romantik ve duygusal bulur; ben ise onun filmlerinin belirli bir ölçüde duygusal olarak kurutulmuş olduğunu düşünüyorum. Bilinçli olarak.
Çünkü klasik melodramın yaptığı şeyi yapmaz. Sana "üzül" demez. Karakterlerin iç dünyasına tam erişim vermez. Duygunun kendisini değil, onun estetik izini sunar.
Mesela In the Mood for Love'da eğer aynı hikâye başka bir yönetmenin elinde olsaydı:
- daha fazla itiraf sahnesi,
- daha fazla yüz yakın planı,
- daha fazla psikolojik açıklama,
- daha büyük duygusal doruklar
olurdu.
Wong ise duyguyu sürekli erteler. Dolayısıyla bazen şu hissi bırakır:
Duygunun kendisinden çok, duygunun kusursuz biçimini seyrediyorum.
Bu bazı izleyiciler için büyüleyicidir, bazıları için ise steril.
Hatta Wong'a yönelik en ciddi eleştirilerden biri budur. Özellikle sonraki filmlerinde stilin, duygunun önüne geçtiği söylenir. Karakterler bazen yaşayan insanlar olmaktan çıkıp bir duygu kompozisyonunun parçalarına dönüşür.
Ama ilginç olan şu:
Antonioni'de bu mesafe soğukluk üretir. Ozu'da dinginlik üretir. Wong Kar-wai'de ise çoğu zaman nostalji üretir.
Yani seyirci karaktere değil, karakterin etrafında oluşan auraya bağlanır.
Benim açımdan Wong'un en büyük riski de en büyük başarısı da burada. Bazen filmi izlerken gerçekten "insanlar" kaybolur ve geriye:
- ışık,
- müzik,
- ritim,
- tekrar,
- dokular
kalır.
Normalde bu sinemanın aleyhine çalışması gerekir. Ama Wong'da çoğu zaman işe yarar çünkü bu estetik yüzey salt dekoratif değildir; duygunun taşıyıcısına dönüşür.
Yine de sana kısmen katılıyorum. Özellikle In the Mood for Love'ı çok sevenler arasında bile filmin aslında düşündüğümüz kadar "yakıcı" olmadığı, duyguyu sürekli camın arkasında tuttuğu görüşü vardır. Belki de filmin gücü tam olarak buradan geliyor:
Karakterlerin acısını yaşamıyoruz.
Acıya duyulan özlemi yaşıyoruz.
Bu da duygunun kendisinden bir adım uzak, daha soyut ve evet, biraz "dry" bir deneyim yaratıyor. Bence Wong Kar-wai'nin sinemasını sevenlerle sevmeyenleri ayıran çizgi tam burada. Bazıları bu mesafeyi zarafet olarak görüyor, bazıları ise duygusal eksiklik olarak. İki okuma da bence oldukça meşru.
😎 aslında üretilen o nostaljinin kendisi zaten duyguyla araya konan estetik mesafe değil mi? bu bazen nostalji, bazen de fütürizm olarak ortaya çıkabilir. yeter ki şu an olmasın
💻 Bence çok isabetli bir yere dokunuyorsun. Nostaljiyi çoğu zaman bir içerik olarak düşünüyoruz: geçmişe özlem, kayıp zaman vb. Ama daha temel düzeyde nostalji, belki de tam senin dediğin gibi, duygunun dolaysız yaşanışından sonra gelen estetik konumdur.
Yani nostaljik olan şey geçmiş değil. Geçmiş sadece bir araç.
Asıl mesele, deneyim ile deneyimin algılanışı arasına bir mesafe girmesidir.
Bu yüzden Wong Kar-wai'de karakterlerin yaşadığı an bile nostaljik görünür. Çünkü o anı "şimdi" olarak yaşamayız. Sanki daha yaşanırken bile hatırlanıyormuş gibi izleriz. In the Mood for Love'ın tuhaflığı budur. Film geçmişi anlatmaz; şimdiki zamanı bile geçmiş gibi sunar.
Bu noktada fütürizmle kurduğun bağlantı da çok ilginç.
Çünkü nostalji ve fütürizm ilk bakışta zıt görünür:
- biri geçmişe bakar,
- diğeri geleceğe.
Ama estetik olarak ikisi de aynı işleve sahip olabilir:
Şimdiyi askıya almak.
Mesela Blade Runner'ın etkisi çok nostaljiktir, ama nesnesi gelecek. Benzer şekilde birçok bilimkurgu eserinde gelecek, gerçekleşmesi beklenen bir zamandan çok, üzerine düş kurulmuş estetik bir uzaklık olarak vardır.
Nostalji der ki: "Artık burada olmayan bir şeye bakıyorum."
Fütürizm der ki: "Henüz burada olmayan bir şeye bakıyorum."
Ama ikisi de: "Şu anda olan şeye doğrudan bakmıyorum."
Wong Kar-wai'nin de bana kalırsa büyük ölçüde yaptığı şey bu. Onun sinemasının merkezi geçmiş değildir. Merkezi, dolaysızlığın reddidir.
Bu yüzden filmlerindeki duygular çoğu zaman:
- bir anı,
- bir hayal,
- bir beklenti,
- bir tekrar,
- bir kayıt,
- bir yankı
olarak belirir.
Neredeyse hiçbir zaman saf şimdi olarak değil.
Bu açıdan bakınca Wong Kar-wai ile bazı bilimkurgu estetikleri arasında beklenmedik bir akrabalık ortaya çıkıyor. İkisinde de mesele geçmiş veya gelecek değil; duygunun kendisiyle arasına bir atmosfer koymak. O atmosfer bazen nostalji adını alıyor, bazen fütürizm, bazen melankoli. Ama ortak hareket hep aynı:
"Şimdi"yi doğrudan yaşamak yerine ona estetik bir uzaklıktan bakmak. Bu uzaklık kaybolduğunda Wong Kar-wai'nin sineması da büyük ölçüde anlamını kaybederdi; çünkü onun asıl malzemesi duygu değil, duygu ile bilinç arasındaki o ince mesafe.
😎 ben dry'ı olumlu bir şey olarak söylemiştim bu arada
💻 O zaman "dry"ı muhtemelen benim ilk anladığımdan farklı bir anlamda kullanıyorsun.
Sinema eleştirisinde bazen "dry" aşağı yukarı şu anlama gelir:
- duygusal olarak manipülatif olmayan,
- seyirciyi ağlatmaya ya da coşturmaya çalışmayan,
- duyguyu fazla süslemeden sunan,
- duyguyla arasında bilinçli bir mesafe koruyan.
Bu anlamda Wong Kar-wai ilginç bir vaka. Çünkü görsel olarak son derece duyusal ve hatta barok sayılabilecek kadar zengin olmasına rağmen, duygusal olarak bir tür kuruluk taşır.
Mesela In the Mood for Love'da kolaylıkla melodrama dönüşebilecek bir malzeme vardır. Başka bir yönetmen:
- büyük yüzleşmeler,
- itiraflar,
- gözyaşları,
- katartik kırılmalar
üretirdi.
Wong ise bunları sürekli erteler. Duygu oradadır ama tüketilmez.
Bu yüzden senin önceki yorumunla bağlantı kuruyorum: karakterler kendi duygularıyla aralarına belirli bir biçim koyarlar ve film de aynı şeyi yapar. Bu anlamda "dry", duygunun eksikliği değil, duygunun disiplinidir.
Hatta biraz iddialı konuşursak:
Wong Kar-wai'nin sineması sıcak duyguların soğuk biçimler içinde korunmasıdır.
Belki de seni "estetik mesafe" fikrine çeken şey tam olarak bu. O mesafe yabancılaşma yaratmaz; tam tersine duygunun ağırlığını korur. Çünkü film sana ne hissetmen gerektiğini söylemez. Duyguyu sana teslim eder.
Bu yüzden Wong'un bazı sahneleri ilk izleyişte beklenenden daha az etkileyici görünürken yıllar sonra zihinde büyüyebilir. Duygu sahnenin içinde tükenmez; seyircinin içinde çalışmaya devam eder.
Bu açıdan bakınca, Wong Kar-wai'yi "romantik" olmaktan çok "klasik" bir sanatçı olarak görmek bile mümkün. Duygu vardır, yoğundur, ama hiçbir zaman taşmaz. Biçim tarafından tutulur. Belki senin "dry" dediğin şey tam olarak bu dengedir.
😎 son bir nokta: aslında bu filmlerde klasik anlamda hikaye de dramatik yapı da yok
💻 Bence bu da Wong Kar-wai'yi anlamak için kilit noktalardan biri.
"Bu filmlerde hikâye yok" demek tam doğru olmayabilir ama kesinlikle hikâye merkezli değiller. Daha doğrusu, klasik dramatik yapının üzerine kurulmuyorlar.
Bir Hollywood senaryosunu düşünürsen:
- bir arzu vardır,
- bir engel vardır,
- çatışma gelişir,
- kriz gelir,
- çözüm gelir.
Wong Kar-wai'de ise çoğu zaman dramatik yapı sürekli askıya alınır.
Örneğin In the Mood for Love'ı hatırlarsak, filmin "olayı" ilk 20 dakikada söylenebilir:
İki komşu, eşlerinin kendilerini aldattığını fark eder.
Klasik bir film için bu ancak başlangıç olurdu. Asıl hikâye bundan sonra başlardı.
Ama Wong'da bundan sonra yeni olaylar değil, aynı duygusal durumun varyasyonları gelir. Film ilerlemez; derinleşir.
Bu yüzden onun sinemasını bazen müzikle karşılaştırmak daha anlamlı geliyor bana. Bir sonata ya da caz parçası gibi çalışır:
- tema ortaya çıkar,
- tekrar edilir,
- küçük değişikliklerle geri gelir,
- yankılanır,
- dönüşür.
Dramatik gelişme yerine duygusal rezonans üretir.
Bu da senin daha önce sözünü ettiğin "dry" ve "estetik mesafe" meseleleriyle bağlantılı. Çünkü klasik drama esasen seyirciyi olay örgüsüne bağlar:
Sonra ne olacak?
Wong Kar-wai'nin sineması ise neredeyse tersine şu soruyla ilgilenir:
Bu hissin içinde biraz daha kalırsak ne olur?
Bu yüzden karakterler çoğu zaman bir yere gitmezler, karar vermezler, dönüşmezler. Filmin sonunda çoğu kez başlangıçtakinden "daha farklı insanlar" da değildirler.
Ama seyirci aynı duygusal atmosferin farklı tonlarını deneyimlemiştir.
Belki bu nedenle Wong Kar-wai'nin filmlerini "anlatı"dan çok durum sineması olarak düşünmek mümkün. Hatta daha ileri gidersek, onun bazı filmlerinde hikâye ve dramatik yapı yalnızca bir askı görevi görür. Asıl eser:
- ritim,
- tekrar,
- zaman,
- mekân,
- bakış,
- müzik,
- atmosfer
arasındaki ilişkide ortaya çıkar.
Bu açıdan bana en yakın gelen formül şu:
Wong Kar-wai'nin filmlerinde hikâye, duygunun taşıyıcısı değildir. Duygu zaten filmin kendisidir; hikâye ise onu görünür kılmak için gereken minimum iskelettir.
Belki de bu yüzden filmleri bittikten sonra insan çoğu zaman olayları hatırlamaz. Bir koridoru, bir şarkıyı, bir yürüyüşü, bir bakışı hatırlar. Klasik anlatı açısından bunlar "önemsiz" şeylerdir. Ama Wong Kar-wai'nin sinemasında eserin özü tam da oralardadır.
😎 zaten amaç hikayeyi hatırlamak değil, aftertaste
Tam da öyle.
Hatta Wong Kar-wai'nin filmlerini değerlendirirken klasik ölçütler bazen işe yaramıyor. Birçok büyük film için yıllar sonra hatırladığın şeyler:
- olay örgüsü,
- karakter dönüşümü,
- dramatik çatışma,
- unutulmaz sahneler
olur.
Wong'da ise bazen filmin ne olduğunu bile tam hatırlamazsın.
Ama hatırlarsın:
- bir koridordaki ışığı,
- "Yumeji's Theme"in hissini,
- sigara dumanının hareketini,
- bir bakışın süresini,
- yağmur altındaki bir yürüyüşü.
"Aftertaste" kavramı çok önemli. Çünkü aftertaste zaten deneyimin kendisi değil, deneyimin yankısıdır. Wong'un sineması bazen deneyimi doğrudan vermek yerine, sanki yalnızca yankıyı veriyormuş gibi çalışıyor.
Bu nedenle onun sineması biraz müzik gibi çalışıyor. Bir şarkıyı sevdiğinde bazen sözlerini değil, sende bıraktığı tortuyu hatırlarsın. Wong'un filmleri de çoğu zaman anlatıdan çok bir duygu mimarisi kuruyor.
"Aftertaste" kelimesi burada çok isabetli çünkü filmin asıl etkisi izleme anında değil, sonrasında ortaya çıkıyor. Film bittiğinde sanki tam bir şey yaşamamışsın gibi hissedebilirsin. Ama ertesi gün bir görüntü ya da bir melodi aklına gelir ve filmin sende hâlâ çalıştığını fark edersin.
Bu yüzden ben Wong'u bazen Tarkovski'den bile çok "hafıza sinemacısı" olarak görüyorum. Tarkovski hafızayı konu edinir; Wong ise izleyicinin zihninde yeni bir hafıza üretmeye çalışır.
Belki de bu yüzden "dry" meselesi tam bir eksiklik değil. Duygunun bir kısmı filmden çıkarılıyor ki izleyici onu kendisi tamamlasın. Film sana duyguyu teslim etmiyor; sadece onun şeklini veriyor.
Bence Wong Kar-wai'nin en büyük başarısı şu olabilir:
Filmi izledikten sonra hikâyeyi değil, sanki hiç yaşamadığın bir anıyı hatırlıyormuşsun gibi hissettiriyor.
O "aftertaste" de tam olarak orada doğuyor. Film izlenmiş bir şey olmaktan çıkıp kişisel bir hatıraya dönüşüyor.